Adil bir imtihan yok. Fakir bir ailede dünyaya gelen bir insan gerek büyüdüğü ortamdan gerekse fakirlikten dolayı işlediği suçları işlemeyecekti. Zengin bir ailede dünyaya gelen kimse de parasızlıktan dolayı uyuşturucu, zina gibi yanlışları yapmayacaktı. Bu sebeplerden dolayı Allah’ın insanların hangi durumda ne yaptığını görebilmesi için hepsini eşit şekilde yaratmalıydı. Hatta tamamen adil bir imtihan olabilmesi için insanların aynı anda ve aynı zenginlikte yaratılmaları ve aynı anda ölmeleri gerekirdi.
Cevap 1:Fakirlik ve zenginlik ile hukuk ve adalet arasında bağ kurmak en basit hukuk ilkeleri ile çelişir. Zira hukuk, kişinin sahip olduğu özgürlükleri başkasına zarar vermeyecek şekilde kullanmasına yönelik rasyonel düzenlemeleri içerir. İlahi hukuka ait emir ve yasaklar ise, ancak imana ait teklifin kabul edilmesinden sonra yürürlüğe girer.
Mümin bir kişinin yüklenmiş olduğu ilahi emirler, fakir ve zengin herkes tarafından yapılabilecek kolaylıkta olduğu gibi, fakirlerin maddi imkansızlıkları nedeni ile muaf tutuldukları zekat ve hac gibi yükümlülükler, zenginlere fakirlerin lehinde sonuçları olan görevleri yüklemektedir.
İlahi imtihan, hayat dediğimiz kompleks yapı içerisinde gerçekleşmektedir. Bu imtihanı aynı çizgiden başlayan bir koşu yarışı sanmak hayatın ve insanın gerçekliğinden bîhaber bir anlayışın ürünüdür.
İnsan hayatına ve tarihine dikkat edilirse, nice zenginlerin fakir ve nice fakirlerin de zengin oldukları görülecektir.
İnsanlar Cenab-ı Halık Teala tarafından farklı nitelikler ve hususiyetlerle yaratılmışlardır. İmtihan herkesin sahip olduğu koşullarda kendisi içindir, dolayısıyla eğer akıl sahibi ise iman teklifinden sonra ancak kendi sahip olduğu şartlardan sorumlu tutulacaktır.
Aynı anda yaratılma ve aynı anda ölme fantezisi ise, bu düşünce sahibinin adalet ilkesini bir tür at yarışı ya da robotlar müsabakası olarak algıladığını göstermektedir. Bu taktirde madenler, bitkiler, hayvanlar ve türleri, gök cisimleri, atom altı parçacıklar, farklı fiziksel kuvvetlerin dağılımını da bir eşitsizlik kabul etmek gibi absürtlükler düşünülebilir.
Farklı vakitlerde muhtelif hususiyetlere sahip olarak dünyaya gelmek, her bir insanın bireysel tekilliğine verilen önemi ve bu nedenle her bireyin kendi imtihanı ile baş başa olduğunu gösterir.
Dolayısıyla herkesi ve her tür durumu kaplayacak bir adalet tecellisi mutlaka gereklidir. Bu ise ancak âdil-i mutlak olan Mevla’nın kesin vaadidir.